Yazılarımız

Ya Şehadet Ya Zafer

18 Aralık 2013
Halep İdlib yolundayım. Sarsılarak giden arabanın içinde bir yandan elimde kamera etrafı çekmeye çalışıyorum. Ne kadar da değişmiş buralar diye geçiriyorum içimden.. Haleb’i ilk olarak 5-6 yıl önce görmüştüm. En son da devrim başlamadan önceki yıl…

Hava çok soğuk. Arabanın arka koltuğunda etrafı izlemeye çalışıyorum. Etrafımızdaki tüm evler yıkılmış. Yollarda tek tük insanlar görmeye başladım. Nerde yaşıyorlar acaba?

Yolun sol tarafından sesler gelmeye başlıyor. Arkamı dönüp görüntüyü kaçırmamaya çalışıyorum. Yaklaşık on çocuk sokağın bir tarafında soğuktan büzülmüş bir şekilde bir şeyler söylüyorlar. Sanki dileniyor gibi veya ağıt yakıyor gibi.. Donmamak için birbirlerine yapışmışlar adeta. Uzun müddet ağlamaklı sesleri hiç gitmiyor.

Ve direnişçileri görüyorum yolun en sonunda, bir şeyler yapmaya çalışıyorlar soğuktan üşüyen insanlar için. Tüm evler yıkılmış, sokaklar harabe görüntüsünde..

Halep sana ne olmuş diye ağlamaklı bir soru soruyorum içimden.
Araba sarsıla sarsıla ilerlemeye devam ediyor. Ağıt yakan çocukların sesleri uzaklaşıyor. Bir ezan duyuyorum. Sabah ezanı…

***

Sabah ezanı sesiyle uyandım. Uzun zamandır rüyamda görmüyordum ne Şam’ı ne Haleb’i… Oysaki devrimin ilk yılları ne kadar da çok görürdüm. Kah bir eylemin ortasında, kah bir yaralı taşırken…

Şimdi biraz daha mı alıştık katliamlara ne? Seneler geçtikçe daha da mı alışacağız bilmiyorum.. Vahşice boğazlanarak katledilen çocukların, tecavüze uğrayan kadınların, donarak ölen insanların videoları-resimleri her gün sosyal ağlarda dolaşırken alışmamak elde mi? Sahi bu kadar rahat nasıl paylaşılıp izleniyor bu videolar? Bu bizim için bu kadar normal olmamalı.. Hele ki bir kız için ölen bir çocuğun videosunu rahatça izleyebilmek hiç normal olmamalı…
Devrim başlamadan önce Suriye’ye arada bir ziyarete giderdik. Güzelim Şam şehri, Hama, Humus, Halep… Sanki hepsi benim memleketimdi.  Devrimin başlamasıyla gelişen süreç, katliamların ve vahşetin başlaması orda olmasak da bizi buradan etkiledi. Kardeşlikten de öte sanki benim vatanım gibi orda olanlara üzülüyor ve bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Ya orda bir abimiz olsa veya babamız veya bir akrabamız, bu kadar rahat evlerimizde oturabilecek miydik diye sorguluyordum kendimi.

Aslında Şam diyarıyla olan bu muhabbetimiz çok önceden başlamıştı. 1982 Hama katliamını anlatan romanları okuduğumda henüz küçüktüm. Ve o küçük dünyamda benim için koskoca bir yer kaplamıştı Hama..  Babamın işyerinde ablamla beraber henüz yeni tanıştığımız internette, kitabın içinde geçen kahramanların isimlerini arattığımızı hiç unutmam. Onları bulup ne yapacaktık? Sarılıp ağlayacaktık muhtemelen..

Sonra büyüdüm, büyüdük.. Ve çivisi çıkan şu dünya tekrar yaşanılmaz hale geldi son olaylarla. Her gün haberlerden veya internetten yeni katliam haberleri almaya alıştı insanlar. Hepimiz alıştık.. 50 kişi ölünce ‘iyi bari daha azmış’ diyecek kadar olduk. Bombardımanla uykularında öldürülen insanlar içinde sevinmeye başladık. ‘Hiç değilse işkenceyle ölmedi, boğazı kesilmedi, tecavüze uğramadı..’
Gaz bombalarıyla sessizce ölen çocukların çığlıklarını duyamadık bile. Boğazları kesilerek öldürülen çocukların çığlıklarını duyamadığımız gibi.

Burda ajıtasyon yaparak katliamların edebiyatını yapmayacağım.  Ne genç kızların mescidlerde nasıl tecavüze uğradığını, ne de genç delikanlıların akla hayale sığmayacak işkenceler gördüklerini, ne de çocukların nasıl katledildiğini… Bunca sanal ortamda paylaşılan haberler, videolar, resimlerden sonra  yaşanan zulmü duymayan yoktur artık.

Sorun bilip bilmemizde değil, hissedemememizde.. Onların acılarını hissedemiyoruz. Onların acıları da değil aslında bizim acımız. Bir insanın uzvundaki sinir hücreleri gittiğinde nasıl bir acı hissetmez olursa biz de kardeşlik hücrelerimizi kaybettiğimizden beri acıları yüreğimizde hissedemez olduk.
Bir yerlerde çok bağırdık belki kardeşlerimiz için, sloganlar attık ama içten dualar edemedik. Namazlardan sonra ağlayarak ‘Allahım ne olur kurtar, ne olur yardımını yolla’ diyemedik.. Geceleri onlar için dua etmeye kalkamadık.  Yardımlar toparladık. Kullanmadığımız ve kullanamayacağımız eşyaları soğuktan ölmemeleri için göndermeyi üzerimize bir borç bildik.

Ve hayatımıza kaldığı yerden devam ettik.. her ne kadar arada haberleri görüp huzurumuz kaçsa da…
***

Burada sık görüştüğümüz Şam’lı bir ablanın annesi ve kız kardeşi  Şam’dan  yeni geldi. Bu soylu Şam ailesini evimizde misafir etme imkanımız oldu. Oradaki durumları konuştuk biraz.  Evleri Şam’ın merkezindeymiş ve evleri yıkılan akrabaları da bunlara sığındıkları için tam 30 kişi kalıyorlarmış bir evde…  Dışarıya çıkmak tehlikeli olduğu için yeme-içme sıkıntısı büyük bir dert. Ve olmayan elektrik ve suyla hayat şartları çok daha zorlaşıyor. Eğer dışarda ölmediysen veya kaçırılmadıysan evde ölüme mahkumsun demek oluyor bu… Rejim halkın iyice bıkması ve kendilerine geri dönmesi için elinden gelen her türlü işkenceyi uyguluyor bu halka.
Bir çok olaylar anlatıyor bana Şam’lı genç kız. Ölen akrabalarını, kaçırılan arkadaşlarını…
‘Ziyarete geldik’ diyor annesi, ‘geri gideceğiz…’

Ama diyecekken susuyorum… Babası buralara gelmeyi kabul etmemiş çünkü. ‘Öleceksem Şam’da öleyim’ demiş…  

Görüşmemizden 1 hafta sonra annesi Şam’a geri döndü.
Burda kalıp üniversite okumak isteyen kız kardeşi de 1 ay sonra yolların o kadar tehlikeli ve güvensiz olmasına rağmen dayanamayıp geri döndü. Kim bilir belki de buradaki rehaveti görünce oranın zor şartlarını tercih etti.

Arada haberlerini alıp selam yolluyorum. Ne yapıyorlarmış gibi bir soruyu hiç sormuyorum.
Çünkü evimize geldiklerinde aldığım cevap beni hep susturuyor.  

‘Ne yapıyorsunuz evde 30 kişiyle’ diye soruyorum Şam’lı teyzeye…

‘Kur’an okuyoruz ve ölümü bekliyoruz’ diyor Şam’ın asil insanı..


Bunları da Okuyabilirsiniz

2 Yorumlar

  • Reply Adsız 21 Aralık 2013 at 13:33

    Onlar imtihanini verdi sira bizde." Ne kadar ensar oldun ? " diye sormaz mi Allah.. Rabbim yardimcilari olsun. Bizi de uyandirsin

  • Reply Adsız 5 Ocak 2014 at 08:56

    Nerelerdesiniz???:))

  • Cevap Bırak