Browsing Category

Not Defteri

Not Defteri

Tesettür Semineri

15 Kasım 2015

Çarşamba günü müslüman anneler sitesi yazarı Ummu Reyhane ablamız Konyadaydı. Tesettür üzerine oldukça verimli bir seminer verdi. Gelemeyenler için notlarımı derledim:

İslamın diğer farzları herkesin malumu olup hiç konuşulmazken neden tesettürü tartışıyoruz?

On beş yaşındaki insanla otuz beş yaşındaki insanın namazında herhangi bir farklılık olması düşünülemezken neden yaşa göre tesettür diye birşey uyduruluyor?

Fitneler döneminde yaşayan insanlar olarak gayet açık ve net olan tesettürü kendi isteklerimize uydurmaya çalışıyoruz. Kalbimiz bu konuda hakla batılı ayıramaz duruma gelmiş.

Bazı kimseler tesettürlü olmadıklarını ama kalplerinin temiz olduğunu söylerler. Halbuki İslamda zahiri olmayanın batınının olduğu düşünülemez.

Tesettürden konuşabilmemiz için işe kalbimizin mahremiyetinden başlamamız gerekir. Gözlerine kadar her yeri kapalı olan bir kimse kalbinde mahrem duygular taşıyorsa, tavırları karşı cinsi cezbediyorsa, onun tesettürü tesettür değildir. Kişinin ilk olarak kalbini tüm mahrem düşüncelerden koruması gerekir. Bunun yolu da farzlara dikkat etmek, nafilelerde devamlı olmak, bolca dua, zikir ve istiğfardan geçer.

Okumaya Devam Et…

Not Defteri

Cezayiri Fransızlardan Çarşaf Kurtaracak

16 Nisan 2015

Ünlü düşünür Frantz Fanon’un Cezayir sömürgesi ve çarşafla alakalı bazı tespitlerine rastladım. Tespitler Cumhuriyet ilanı ile çarşafları çıkartılan Türkiye kadınları için de çok uygun tespitler. Osmanlı’nın yıkılışından sonra Türkler, dünyada ilk güzellik yarışmasına katıldıklarında Avrupalılar bu karara çok sevinmişler. “Sonuçta Türkleri açmayı başardık” diye… Acı halimiz ne yazık ki…

Frantz Fanon diyor ki:
“Atılan her çarşaf bugüne kadar yasaklanmış ufukları işgalcilere açar ve çıplaklaştırılan kadının tenini parça parça gösterir. Açılan çarşafla birlikte gün yüzüne çıkan her yüzden sonra, işgalcinin şirretliği, dolayısıyla umutları daha da artar. Çarşafını çıkaran her yeni Cezayirli kadın, işgalciye savunma mekanizmasının yıkılma, açık düşme ve dağılma yolunda olan bir Cezayir toplumunu haber verir.”

Yine  Fanon, çarşafını kaybeden Cezayir’in durumunu şöyle resmeder:
“Düşen her peçe, ananevi kıyafet hayık’ın (çarşafın) kıskacından kurtulan her vücut, işgalcinin sabırsız ve cüretkâr bakışlarına açılan her yüz, Cezayir’in kendini inkâr etmeye başladığını ve sömürgecinin iğfalini kabul ettiğini ifade eder.

pece

 

Not Defteri

Zarif Adam’dan…

31 Ekim 2014
Ben, ruhu psikozla nevroz arasında çarmıha gerilmiş.
Ben, daha çok psikoz!
Daha çok nevroz!
Ben, beyni yıkanmış bir hain!
Ben, bir vebalı!
Ben bir salyalı!
Ben bir terbiyesiz!
Ben bir hain!
Ben, kaderi kedere yazılmış ürkek bir nâra!
Ben, boşa çıkmış bir kehanetim cemiyetin rahminde.
Bütün belalar bana yazılsın.
Bütün zindanlar benim üstüme kapansın.
Bütün köpekler bana saldırsınlar dar sokaklarda.
Ben, yaşamak kavgasında yenik düşmüş havari.
Gençliğim, şizofren bir çıldırı halinde seyirtti durdu.
Ağırbaşlı bir duruşum olmadı.
Ben nihilizmin kapılarında alaya alınmış, algı sapmaları yaşayan, belleği silinmiş bir yerliyim.
Ben, bir cenin.
Erken yaşta şizofreniye tutulmuş yarı depresif bir köylü.
Ben, a’rafta kalmış bir yurtsuz.
Ben, beyni yıllarca acı sularla yıkanan çocuğum.
Yıllarca beynim yıkandı.
Çocuktum yıllarca, kirli bir çocuk!
Yıkanası bir çocuk.
Ben bir sakıncalıyım.
Ben bir lanetliyim.
Nevrotik bir yüzdür taşıdığım.
Ben, bu ülkenin, ben bu yığınların, ben bu toplumun nesi oluyorum?
Ben nesi oluyorum bu dünyanın?
Ben kimim soru soruyorum!
Bu ülke neresi? Burası neresi? Bu insanlar kim oluyor? Ben kimim?
Bu ülke belki de Babil!
Ben, Babil kulelerinde mi konuşuyorum yoksa?
Hayır, ben sadece kulak kesildim bu ülkeye.
Ben, gözleri kör, kulakları sağır, idrâkı bozuk bir sakıncalıyım.
Ben bir şizofrenim.
Ruhum elimden alınmıştır benim.
Ben kendi bedenine yük bir ölüyüm.
Kişiliği bozuk paranoid bir narsist diye konuşma hakkı elinden alınmış bir yerliyim ben.
Ben, aristokrat tiksintisi, ben, soylu Ortodoks bulantısı, ben bir mürted, ben bir yalnızlık şarkısıyım.
Ben, sâralı bir yüzüm.
Bulaşıcı müzmin bir vebânın boktan bir artığıyım ben!
Ben, feministlerce kaba bir bedevi maskülen, aydınlanmacı çağdaşlarca karanlık suratlı bir gerici, dindarlarca azgın, bozgun bir modernist, uysal ineklerce bir radikal, dinazorlarca bir geri kafalı, ya da sakıncalı, ya da anarşist, ya da, ya da, ya da!…
Ben bir yalancıyım.
Ben bir kaçağım.
Ben bir korkağım.
Ben bir küfürbazım.
Ben, ruhsuz bir salyangozum.
Ben bir kokarcayım.
Ben bir lağım faresiyim.
Ben, sessiz bir çığlık!
Ben, soysuz bir parya!
Hayır! Hayır! Hayır!
Ey sanrılarım!
Ey yüreğimde büyüyen azık!
Ey gözlerimde demlenen hüzün!
Ben bir aşkıyayım!
Ben bir doğum sancısıyım!
Ben, yeşil gözlü bir kan pıhtısıyım!
Ben, ben, ben!
Evet, yani ben!
Ruhu çarmıha gerilmiş kanlı bir idrak!
Miyop bakışlarıyla soylu bir merak!
Cahit Zarifoğlu
Not Defteri, Yazılarımız

Çarşaf ve Peçeye Dair

27 Haziran 2014
1920, Osmanlı Kadınları

Ünlü romancı Yakup Kadi Karaosmanoğlu’nun 1915 yılında yayınlanan “Çarşaf ve peçeye dair” başlıklı tesettürü metheden makalesi:

Bu çirkin asrın ve bu çirkin muhîtin (ortamın) yegâne süsü, yegâne güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Yalnız bunlardır ki, gözlere hâlâ bakmak tahammülünü, bakmak arzûsunu veriyor. Niçin onlardan müştekî (şikâyetçi) gibisiniz? O mazrûfa (zarfın içindekine), bu zarftan daha muvâfık (uygun) ne olabilir? Sizi böyle gördükçe bir kadının başka türlü nasıl giyinebileceğini düşünüyorum ve çarşafsız, peçesiz bir kadın tahayyül edemiyorum.

Siz bizim aşkımızın, hürmetimizin, siz bizim kıskançlığımızın mutî (uysal) mahbûseleri değil misiniz? Vücudunuzun şeklini alan bu dil-firîb (cazibeli, alımlı) mahbesi, sizin etrafınıza, sizin yüzünüz üstüne biz ördük; bizim ihtimâmımız, bizim muhabbetimiz ördü. Sizi güneşten, havadan, sizi kem nazardan sakındık da böyle yaptık. Yazık değil mi ki, o saçlara güneş vursun, o yüzü havalar, tozlar hırpalasın! Yazık değil mi ki, -ma’azallah- o gözlerin harîmine kolayca lâubâli bir yabancı gözün kıvılcımı sıçrasın?

Düşündük ki, belki bilmeyerek, belki farkına varmayarak birine gülüverirsiniz. Nazarlarınız belki, bilâ-ihtiyar (elde olmayarak), birinin üstünde fazlaca tevakkuf ediverir (duruverir). Onun için yüzünüzü örttük. Zira tebessümlerinizin, bakışlarınızın kıymetini biz anlıyor, biz biliyorduk. Gönlümüz onların öyle lüzumsuz yere heder olmasına acıdı da, bir ipek mahfaza içinde muhâfazalarına lüzum gördü. Çünkü siz hilkaten (yaratılıştan) müsrifsiniz (elindeki kıymeti boşa harcayan), hazinelerinizin bahasını bilemezsiniz.

İnsanlar, kadınlara tehakküm (hüküm) ettikleri gündür ki tabîate gâlip geldiler. Cemiyetlerin (toplumların) ve medeniyetlerin esasını bir erkeğin kıskançlığı kurdu. Memleketlerden, vatanlardan evvel, ilk müdafaa edilen kadındı. Bana inanınız bütün bu evler, bu mâbedler ve bu şehirler sizin için yapıldı ve sizin açıldığınız ve sizin kıskançlık mahbesini yıktığınız yerlerde derhal evler yıkıldı, mâbedler harap oldu, şehirler çöktü. Çünkü, sizin mahbesleriniz, o yerlerin surları idi, kaleleriydi.

Niçin başka cinsten (toplumlardan) kadınlara bakıp da başınızda garip mütâlealara (görüşlere) meydan açıyorsunuz? Onlardan size ne? Siz başlı başınıza bir âlemsiniz. Ben o âleme girdiğim dakikadan itibaren hariçte bir başka mevcudiyet var mı, yok mu, unuttum bile. Siz niçin kendinizde herkesi unutmuyorsunuz?

Söze başlarken size demiştim ki, bu çirkin asrın, bu çirkin muhîtin yegâne süsü, yegâne güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Memnun ve müsterih (huzurlu) yaşamak için bu kanaat size kifâyet etmez mi? Halbuki benim ruhumu sadece bu kanaat dolduruyor: Peçeniz ve çarşafınız… Bunlardır ki, bana muhabbeti öğretiyor; hayata muhabbeti, aşka muhabbeti, memlekete muhabbeti öğretiyor, bâhusus (özellikle) memlekete muhabbeti…

Zira sizin bu örtüleriniz, bu süsleriniz değil midir ki, minarelerden ve o al râyetten (kırmızı bayraktan) sonra bu serseri ruha bir râz-âşinâ melce (dost sığınak) ve bir emin mersâ (güvenli liman) saadeti veriyor. Peçenizin kudsiyetini şuradan anlayınız ki, bir yabancı elin ona uzanması ihtimâli bile, gayz nedir, hırs nedir, intikam nedir, kin nedir hiç bilmiyen bu tenbel ve yorgun ruhda, beldeler yıkacak, burc ü bârûlar (kaleler ve kuleler) devirtecek bir ateş alevliyor.

Gördünüz mü? Peçenizden bahsederken, haşin adımlarla, yüksek surlar etrafında dolaşan bir eski kahraman gibi söz söylemeye başladım. Belki, bunların hiç birini yapmıyacağım, fakat emin olunuz ki, şu dakikada çok samimiyim. Size, sizin örtülerinize ve süslerinize doğru teveccüh edince (yönelince), kendimi her şeye kadir (gücü yeter) farzediyorum. Tarih, menâkıb-ı beşeriyeyi (insanlık destanlarını) dolduran en büyük kahramanlıklar, bana birer çocuk oyunu gibi geliyor.

Sakın onları çıkarmayınız, sakın onları atmayınız. Bu çirkin asrın, bu çirkin muhîtin ortasında, asâlet (soyluluk) ve zerâfete yegâne dâl (delil ve âlâmet) olarak, bunlar, sade bunlar kaldı. İnsanlar senelerden beri, insanlığı terzîl (rezil etmek) için ve cemiyetlere manzaraların en fenasını vermek için sevimsiz bir cinnetle her şeyi devirdiler. Bu gürûha (şuursuz kalabalık) peyrev olmak (peşinden gitmek) size yakışır mı? Ben sizi zamanların ve insanların fevkinde (üstünde), onların haricinde (dışında) biliyorum. Siz mestûr (örtülü, gizli, hayalı, namuslu) ruhlardan değil misiniz? Dünya yüzünde tek başına kalan ulvî bir dinin İlâhı, sizi bu sıfatla sâir mahlûkat arasında mümtaz (seçkin) kılmamış mıydı? Siz O’nun halkettiği (yarattığı) cennet-âsâ (cennet gibi) âlemin meleklerisiniz. O, “Kitab”ında (Kur’an-ı Kerim’de) sizin isminizi zikretti. O vakitten beri siz, mukaddesat meyânına (arasına) girdiniz. Artık ne hâle (bugüne), ne mâzîye (geçmişe), ne de âtîye (geleceğe) mensupsunuz… Yalnız unutmayınız ki, size bu mertebeye (yüksek dereceye), bizim aşkımız, bizim hürmetimiz, bizim kıskançlığımız is’âd etti (yükseltti). (Aralık 1915)

Not Defteri

Körün köre yol göstermesiymiş her şey!

11 Mayıs 2014

Yıllar önce okuduğum bir kitaptan beni çok etkileyen bir pasajı sizlerle paylaşmak istedim. Genç bir kızın ayrıldığı öğrenci evindeki arkadaşlarına yazdığı mektup…

“Körün köre yol göstermesiymiş her şey!
Kalbimiz Allah’tan başka şeylerle dolu iken, bu dünya için yaşarken; asıl o zaman zorluklar başlar.
Bir zamanlar sizden yardım isterken, Allah’ın dinini sizden öğrenmeye çalışırken, düşünüyorum da: Körün köre yol göstermesiymiş her şey! Üzerimdeki hakkınızı inkar etmiyorum. Ama sizden öğrendiklerimle yetinmeyip aramaya devam etmek beni Allah’a daha çok yaklaştırdık.
Kıymetli arkadaşlarım. Çok araştırdım ama Allah’ın emri ve peygamberimizin sünnetinden kıl payı ayrılmaktan korkan, bid’atlerden uzak, temiz ve pak bir ilim yuvası göremedim.

Kapandım derken, Fransızların pis pardesüsünü, Amerika’nın bitli kotunu, gavurun eteğini, eşarbını giyerek kapandım ve müslüman olduğum dediğim günler için ne kadar üzülüp ağlıyorum bir bilseniz.
Gavur kadının zerresi müslüman kadına benziyor mu da biz müslüman olduğumuz halde, kapalılığımız içinde bile onlara benzemekten geri kalmıyoruz?

Pek çoğumuz Allah’a gizlice ortak koşuyor neredeyse! Haşa, Ey Allah’ım, sen becerememişsin şunlar şunlar da olsun. Bu zamanda bunların bunların da olması lazım diyoruz. Oysa Kıyamet’e kadar bize ne gerek? Kur’anı Kerim’dekiler, Peygamberimiz (s.a.v)’in yaşantısı ve Veda Hutbesi’nde söyledikleri değil mi?
Biz farkında olmadan dinimizi, bid’at çöplüğü haline getirmişiz. Ayetten, sünnetten habersiz, o, bu, şu üstadın yazdığı romanlarda, dergilerde Allah’ın zaten bize bildirmiş olduğu hakikatleri arıyoruz. Ya da ruh hastalıklarımızın şifasını Freud, Erik From gibi sapıkların uydurduğu laf kalabalıklarında arıyoruz. “Müslüman Kimliğini Nasıl Oluşturuyor” panelinde, psikolojide okuyan arkadaşım, çocuk eğitimi hakkındaki ayet ve hadislerden habersiz, Erik From’ın düşüncelerini savunduğu o gün gözümün önünden gitmiyor!

Allah’ın bildirdiği hakikatleri yanlış yollarda, yanlış araçlar içinde arıyoruz. Kendimizi anlamadan, müslüman benliğimizi oluşturmadan, gavurun dilini öğrenmeye kimliğini anlamaya çalışıyoruz. İşe tersinden başladığımız için, akıntılara kolayca kapılıyor, helak olduğumuzun farkında bile olmuyoruz.
Peygamber (s.a.v), İslam’ı tebliğ ederken tiyatro oynatarak, İslami filmler çevirerek ya da onun-bunun romanlarını okuyarak yapmamıştı. Tebliğde her yolu mübah bilipi kendi kafamızdan kıt aklımızdan bid’atler fışkırtıyoruz.
Ama çok şükür ben kendime yol gösterici buldum. Mektubuma, hocamızın bir sohbetinden bir bölüm aktararak son veriyorum.
“Elmas madenini arayan adam, elmas ararken işe çok uzaklardan başlamış. Bütün varlığını elmas madenini aramak için harcadıktan sonra, bulmadan ümidini kesip eve dönmüş. Evinin önünden akan dereye bakarken bir de ne görsün? Elmas madeni, orada değil miymiş? Eğer aramaya evinin bahçesinden başlasaymış, önceki emekleri boşa gitmiş olmazmış. 

Biz de aynen onun gibiyiz. Rabbimizi uzaklarda arıyoruz. Onun yeri olan kalbimize bakmadan uzaklara koşarak boşuna yoruluyoruz. Bu koşullar sırasında da kalbimizi dünya ve içindekilerle doldurup çöplük haline getiriyoruz. Biz beşer olarak aslen çamurdanken çamura pisliğe oturmuyoruz da, Rabbimiz çöplük haline getirdiğimiz kalbimizi mekan tutar mı hiç?
Suç kimde? Bizde.. Güneşin gündüz tüm yeryüzüne ışık saldığı gibi Rabbimiz de bizlere sürekli tecelli ediyor. Fakat kalbimiz kabuk bağladığı için o tecellisi kalbimize girmeyerek geri yansıyor.
Akıl, bir çobandır. İman da bir kuzu. İffet ve haya da kuzunun ziyneti. Şeytan da bir kurt.

Akıl, nefsin, heva ve hevesin, dünyanın peşinden gidince; yani iman’ın çobanı gidince, kurt gelip kuzuyu yiyor…”